

1915’ten bugüne uzanan travmaların gölgesinde, Süryani toplumunun varlık mücadelesi ve topraklarına geri dönüş inatları, “Biz Bu Topraklara Aitiz” kitabında ele alındı. Gazeteci Serdar Korucu, faili meçhullerden diaspora hayatına, Şırnak’ın köylerinden Stockholm’e uzanan geniş bir coğrafyada Süryanilerin sesini duyuruyor. Yarım kalmış aitlik hikâyelerini ve kök salma iradesini odağına alan kitap, Süryanilerin tarihine ayna tutuyor. Korucu, “Süryani toplumu cesaretle konuşuyor. Onlarca yıldır başlarına gelmiş olan soykırıma, katliamlara, faili meçhul bırakılmış cinayetlere, şiddet sarmalına rağmen” diyor.

1915'ten bu yana her Süryani’nin hafızasında sönmeyen bir ateş, her göçün ardında ise yarım kalmış bir 'aitlik' hikâyesi var. Gazeteci ve yazar Serdar Korucu, yeni kitabında bu ateşin küllerini savuruyor ve bugün hem Türkiye'de hem de diasporada yaşayan Süryanilerin 'kök salma' inadını mercek altına alıyor. Nisan ayının sonunda, İstos Yayın’dan çıkan “Biz Bu Topraklara Aitiz” isimli kitap, ön satışa açıldı.
Faili meçhullerin karanlığından, Yeşilköy’de yükselen kilise çanlarına kadar uzanan bu zorlu yolu, “Biz Bu Topraklara Aitiz” kitabının yazarı Serdar Korucu’dan dinledik.
Öncelikle kitabı yazma fikri nasıl gelişti?
Türkiye’de genel bir algı var: “Süryaniler içine kapalı bir toplum, suskunlar, konuşmazlar.” Bu söz Süryani toplumu içinden de ifade edilebiliyor ve kulağa ilk aşamada doğru geliyor ne yazık ki. Halbuki bu cümle, ister istemez failin suçunu gizleyen, örten bir tona sahip. Bir toplumun neden neredeyse külliyen içine kapandığını, sustuğunu, daha doğrusu susturulduğunu, konuşmaz hâle getirildiğini anlatmak gerek. Bu kitap bu nedenle bir nebze olsun Süryani toplumunun yaşadıklarını, kendi anlatılarıyla görünür kılmaya çalışıyor. Süryani toplumu adına konuşmayan, Süryani toplumunun kendi anlatılarını doğrudan aktarmaya çalışan, böyle bir çaba içine giren bir kitap…
Kitap kapsamında kaç kişiyle görüştünüz ve kaç ülke gezdiniz?
38 kişi kitapta anlatılarını paylaştı. Bu tip çalışmalarda olabildiğince anlatıcıyla yüz yüze görüşmeyi tercih ediyorum. Bu nedenle Şırnak sınırları içinde kalan Sare köyüne de gittim, Stockholm’e, Brüksel’e de. Birebir temasın anlatıyı zenginleştirdiğini, güven duygusunu artırdığını hissediyorum ya da belki sadece bana daha iyi geliyor. Çünkü karşımdakiler, sadece röportaj yapacağım birer anlatıcıdan ibaret değil. Hayatlarının en değerli anlatılarını, aile anılarını, travmalarını, yaslarını emanet edecek olan kişiler ve kendileriyle mekanik ilişki kurmayı sevmiyorum. Hele de ilk kez tanışıyorsak ve birbirimizi hiç tanımıyor, ismen bilmiyorsak… Buluşmayı, görüşmeyi, mümkünse bir çay kahve içmeyi, karşılıklı tanımayı, tanışmayı istiyorum. Bu nedenle İsveç’e ve Belçika’ya da gittim.

Kendimi şanslı görüyorum çünkü çok destek aldım. Vakıf yöneticileri Sait Susin, Kenan Gürdal ve Münir Üçkardeş’in katkıları olmasa bu büyüklükte bir çalışmaya girmem imkansızdı. Ve böylece büyük bir çeşitlilik kazandı kitap. Aralarında Türkiye’ye geldiğinde iki kez röportaj yapma şansı bulduğum Antakya ve tüm Doğu Patriği, Evrensel Süryani Ortodoks Kilisesi'nin Ruhani Lideri Moran Mor İğnatius Afrem II de var, Süryani toplumu içinde uzun yıllar sözlü anlatıları toplayarak eşsiz bir arşiv oluşturan akademisyen Jan Bet-Şawoce de. Toplumun her bir bireyi Süryani olsa da kimse tek başına Süryaniliği temsil etmiyor, edemez de. Fakat bu farklı sesler bir araya geldiğinde, Süryaniliğe dair daha genel bir anlatı kurabiliyoruz. Bu süreçte David Vergili’nin de katkılarını anmadan edemeyeceğim. Kendisi bitmez tükenmez sorularıma sabırla yanıt verdi, ne kadar teşekkür etsem az. Yaklaşık 120 yıllık bir tarihin, bir nebze olsun fotoğrafını yansıtabiliyorsak ne mutlu.
Gazetemizin adı olan "Sabro" (Umut) ile kitabınızın adı "Biz Bu Topraklara Aitiz" arasında bir bağ var. Görüşme yaptığınız kişilerde bu "umut" ile "aitlik" duygusu arasındaki dengeyi nasıl gözlemlediniz?
Aidiyet hissi var, pek çoğunda umut da. Anlatıların çoğu umuda, yeniden topraklarda bir araya gelmeye, buluşmaya yakın duruyor. Ve bu duygu, romantik bir geçmiş özlemi ya da iyimserlik üstünden inşa edilmiyor. Bu daha çok bir direniş. Yaşanan ve geçmişte kalmayan şiddete rağmen bir direniş hattı. Ve son dönemlerde bile yaşananlar bunun ne kadar zor olduğunu gösteriyor. Kitaptakilerden biri Diril davası. Gülcan Diril, “Annemizi bulabilmek mucizeydi. En azından bir mezarı var. Peki ya babam nerede?” diyor kitapta. Halâ aydınlanmayan, daha doğrusu anlatılmayan bir süreç onların yaşadıkları. “Benim abim Keldani Katolik Kilisesi’nde papaz. Bir papazın ailesine bu yapıldıysa ve ses çıkmayacaksa, cemaatimizi nasıl koruyabiliriz?” diye soruyor Gülcan Diril. Ya da 92 yaşındaki Gevriye Akgüç cinayeti… Siz yaşananları benden daha yakından takip ediyorsunuz yıllardır ama Gevriye Akgüç’ün oğlu Dikran Ego’nun şu sözünü aktarmak istiyorum: “Babamın cinayeti çok açıktı. Tek bir anlamı vardı. Sayfo’nun devamı. Bu nedenle yankısı büyük oldu.”
İşte bu, geri dönüşlere dair umutların önündeki en büyük engelin “güvensizlik” olduğunu gösteriyor. Ama Ego, yaratılmak istenen korkunun önüne yine Süryani toplumunun geçtiğini söylüyor ve faillerin amacının Süryanileri yeniden kaçırmak olsa da daha önce topraklarına geri dönmüş olan Süryanilerin buna boyun eğmediğini ekliyor: “Biz buranın sahibiyiz. Birimizi de öldürseniz, beşimizi de öldürseniz biz buranın sahibiyiz. Gitmiyoruz’ dediler.” Sadece bu iki dava değil tabii, daha faili meçhul bırakılmış cinayetler ve mülksüzleştirmeler de var.
Kitapta mülkiyet sorunlarına ve vakıf mallarının iadesine dair önemli anlatılar var. Sabro okurlarının yakından takip ettiği konulardan biri olan Mor Gabriel Manastırı arazileri veya el konulan kiliseler meselesinde, diasporadaki Süryanilerin beklentileri ile Türkiye’dekiler arasında bir farklılık sezdiniz mi?
Bence beklentiler arasında da fark yok, anlatımlarda da. Mesela bir önceki çalışmada, “Akşam İstanbul’da Fena Şeyler Oldu” kitabında, 6-7 Eylül 1955’in son tanıklarıyla konuşmaya çalışmıştım. O dönemi görenler, yaşayanlar aktarmıştı ve ağırlıklı olarak Rum toplumuyla röportaj yapmıştım. Kitabın editörü yine bu kitapta da olduğu gibi Seçkin Erdi’ydi ve yine istos’tan bastık o çalışmayı. O röportajlarda önceliğimiz mala değil, insana yönelik saldırılardı. Yani artık konuşmamız gereken, dükkan camı kırılması ya da İstiklal’i kaplayan kumaş yığını olmamalı. Pogromun en sert yüzünü, insanlara yönelik şiddeti özellikle de cinsel saldırıları konuşmak için yola çıktık. Ve o çalışmada da herkes Yunanistan’dan konuşanların olacağını, İstanbul’da herkesin susacağını düşünüyordu. Öyle olmadı. Evet Atina’da görüştüklerimizde çok sert anlatılar vardı ama İstanbul’da da saldırıları, cinsel şiddeti anlatan, aktaran güçlü anlatılar bulunuyor kitapta. Bence röportaj yaptığınız kişilerin konuşup konuşmamaları hem döneme hem de konuştukları kişilere güvenleri üstünden belirleniyor. Yoksa bu kadar Sayfo anlatısı böyle bir çalışmada yer alamazdı.
1915’te yaşanan Sayfo, kitapta bir "başlangıç noktası" gibi duruyor. Süryanilerin bu travmayı anlatma biçimlerinde son yıllarda bir "cesaret eşiği" aşıldı diyebilir miyiz?
Sabro’nun kendisi de bu “cesaret eşiği”nin aşıldığını gösteriyor. Tıpkı Agos gibi. Ve evet, Süryani toplumu aslında cesaretle konuşuyor. Onlarca yıldır başlarına gelmiş olan soykırıma, katliamlara, faili meçhul bırakılmış cinayetlere, şiddet sarmalına rağmen. Dikran Ego’nun Assyria TV’deki yayınında bir izleyici sormuştu, “Sayfo kitabı yazmayı da düşünür mü?” diye. Kendisine verdiğim yanıtı burada da paylaşmış olayım, bu kitap aynı zamanda bir Sayfo kitabı. Çünkü Sayfo sadece başlangıç noktası olarak kalmıyor. Hayatın tüm alanına izini bırakıyor. Samuel Beckett, “Dünden kaçış yoktur, çünkü dün bizi çarpmıştır. (…) Dünden ötürü sadece daha yorgun değilizdir; başkayızdır, dünün felaketinden önceki halimizden farklıyızdır” der. Süryani toplumunun da bugünü geçmişten kopuk değil, Sayfo tüm hayata yansıyor. Ve kitaptakiler bu konuşulması güç dönemi de tüm cesaretleriyle aktardı. Şimdi yapmak istediğim, bir döneme odaklanmak. 80’ler, 90’larda faili meçhul bırakılmış cinayetleri, yakınlarının dilinden aktarmaya çalışmak. Bu kitapta bazı ailelerle konuştuk ama onlarca isim var. Dilerim anlatılarını paylaşmayı kabul ederler.
Sabro’nun genç okurlarına, bu kitabı okuduklarında kendi kimliklerine dair bulabilecekleri en temel motivasyon nedir sizce?
Bunu söylemek haddime değil ama şunu söyleyebilirim: Bu kitaptaki anlatıların çok büyük kısmı, bugüne kadar kayda geçirilmemiş, aile içinde kalmış anılar. Ve bunlar sadece o ailelerin değil, aslında tüm toplumun hafızasına ait. Bu nedenle gençlerin, Katia Arslan gibi aile anlatılarının peşine düşmelerini çok isterim. Herkesin, her aile büyüğünün dile getireceği, aktaracağı anılar eşsiz. Bunu gazetecilik hevesiyle söylemiyorum. Bu anlatıların tarihsel değerine inanıyorum. Umarım ve dilerim ki bu tip çalışmalar her gencin kendi aile tarihine dair bir nebze daha merak uyandırır. Çünkü unutmamak gerekir ki toplumun hafızası, en çok da evlerin içinde saklı kalıyor.
Devamı +
4 Temmuz 2026 By Sabro in Dünya, Haberler
Devamı +
3 Temmuz 2026 By Sabro in Dünya, Haberler
Devamı +
By Sabro in Haberler, Turabdin
Devamı +
By Sabro in Dünya, Haberler
Devamı +
2 Temmuz 2026 By Sabro in Dünya, Haberler
Devamı +
By Sabro in Dünya, Haberler
Devamı +
By Sabro in Dünya, Haberler
Devamı +
By Sabro in Dünya, Haberler
Devamı +
By Sabro in Haberler, Türkiye
Devamı +
By Sabro in Haberler, Türkiye