SABRO

“Türkiye soykırımlarla yüzleşmeden demokratikleşemez”

Haber: M. Murat Yıldırım   

Akademisyen ve aktivist Dr. Toros Korkmaz, 24 Nisan’ın Ermeni halkı için ne ifade ettiğini, inkâr siyaseti ve bugünkü barış tartışmalarını değerlendirdi. Korkmaz, “Soykırımla gerçek anlamda yüzleşildiği zaman Cumhuriyet’in kuruluş süreciyle de yüzleşilmiş olunacak. Bu coğrafyada gerçek barış ancak geçmişle yüzleşerek kurulabilir” dedi. 

24 Nisan, Ermeni toplumu için yalnızca bir anma günü değil, halkın tarihsel hafızasında derin bir yıkımın, sürgünün ve yok edilme politikasının simgesi. Ancak mesele yalnızca geçmişle sınırlı değil. Bugün hâlâ ders kitaplarında, siyasette ve toplumsal hafızada süren inkâr politikaları, yüzyıl önceki suçların gölgesinin devam ettiğini gösteriyor.  

Akademisyen ve aktivist Dr. Toros Korkmaz ile 24 Nisan’ın anlamını, Türkiye’ye yapılan yüzleşme çağrıları ve demokratik bir gelecek için atılması gereken adımları konuştuk.  

24 Nisan, Ermeni halkı için ne ifade ediyor?  

24 Nisan tarihi, Ermeni toplumu ve Türkiye Ermeni toplumu için çok büyük bir acıyı, ve yası ifade ediyor. Türkiye coğrafyasının en eski halklarından biri olan Ermenilerin, etnik kimlik olarak ortaya çıktıkları Anadolu coğrafyasında hemen hemen yok edilişlerini ifade ediyor. Aynı zamanda kültürel varlıklarının da yok edilmesini ifade ediyor. Ermenilerin yapmış olduğu çok sayıda kilise, okul, mezarlık ve başka kültürel varlıklar da yok edildi.  

Neden 24 Nisan 1915 tarihi ifade ediliyor? Çünkü 24 Nisan Ermeni Soykırımı’nın başlangıç tarihi olarak kabul ediliyor. O gece İstanbul’un en önde gelen yaklaşık 250 Ermeni entelektüeli, siyasetçisi, aydını tutuklanıyor ve büyük bir çoğunluğu öldürülüyor. Bunun amacı da İstanbul’daki Ermeni toplumunu başsız bırakmak. Ondan sonra Anadolu’nun her yerinde kıyımlar başlıyor. Zorunlu göç ettirme adı altında büyük bir çoğunluk yollarda öldürülüyor ya da daha göçe başlamadan kasabalarda, köylerde öldürülüyor.  

Türkiye toplumu bu tarihle gerçek anlamda yüzleşmeye ne kadar yakın?  

Türkiye toplumu, çok büyük oranda bu süreçle yüzleşmeye yakın değil, çok uzağında. Bu süreci toplumun büyük bir çoğunluğu inkâr ediyor. Bunun nedeni Türk devletinin on yıllardır sistematik olarak sürdürmüş olduğu inkâr politikası. Bu inkâr politikası, gerek üst düzey devlet yetkilileri, gerek ana akım siyasetçiler, gerek Milli Eğitim Bakanlığı’nın ders kitapları, gerek ana akım medya üzerinden sürdürüldü.  

Tüm bunlar Ermeni Soykırımı’nın inkârı yönünde propaganda, yayınlar yaptı ve toplumun büyük bir çoğunluğunu Ermeni Soykırımı’nı inkâr eder düzeye getirdi. Burada demokratik Kürt hareketi ve Kemalizm ile arasına mesafe koymayı başarabilmiş sol, sosyalist ve bir avuç liberal entelektüel hariç, bu da toplumun yaklaşık yüzde 20’sine tekabül eder, onun dışında çok büyük bir kesim bu soykırımı ya inkâr ediyor ya da bu soykırımla ilgili hiçbir bilgisi yok. Dolayısıyla gerçek anlamda bir yüzleşmeden şu anda çok uzağız.  

Gerçek bir yüzleşme nasıl sağlanabilir?  

Öncelikli olarak devlet düzeyinde bir özür dilenmesi gerekiyor. Ama bu özür dileme bir kıyaslama ile “o zaman savaş koşulları vardı”, “şu kadar Müslüman öldü” şeklinde değil; sorunun kendisine, yani Ermenilerin yok edilmesine odaklanarak yapılmalı. Bunun çok büyük bir haksızlık olduğu kabul edilmeli. Bu yok etme işinde görev alan, bunun emrini veren bütün devlet yetkililerinin itibarsızlaştırılması gerekir. Ondan sonra bütün ders kitaplarının içerikleri değiştirilmeli. İnkârcı ders kitaplarının içerikleri kaldırılmalı. Medya, ulusal medya, ana akım medya bu konuya geniş yer vermeli. Bu çok önemli. Bunun dışında Ermeni Soykırımı’nda görev almış, emir vermiş kişilerin, örneğin Talat Paşa gibi isimlerin Türkiye’de okullara, sokaklara, mahallelere verilmiş isimleri kaldırılmalı. Bunun yerine o dönemde öldürülen Ermeni aydınlarının, Ermeni toplumunun önemli isimlerinin adları o sokaklara, caddelere verilebilir.  

Ermenistan’la sınır kapısının açılması, her türlü ticari, insani, kültürel ilişkinin yeniden başlatılması çok önemli bir adım olur. Bunun dışında sembolik de olsa bir soykırımdan sonra canını kurtararak dünyanın dört bir tarafına dağılan insanların torunlarına tazminat ödenebilir.   

1915 sadece Ermenilere yönelik değil, Osmanlı’daki gayrimüslim halklara yönelik de bir saldırıydı diyebilir miyiz?  

Bu çok önemli bir konu. Çünkü uluslararası kamuoyunda genelde Ermeni Soykırımı tartışılıyor, tanınıyor. Ama aslında o dönem sadece Ermeniler değil, Süryaniler ve Pontus Rumları da büyük kırımlara uğradı.  

Süryaniler aynı 1915 tarihinde büyük bir kırımla karşı karşıya kaldılar. Yöntemler aynıydı ve bu kırımların adı da soykırımdı. Bu süreç Süryaniler arasında Sayfo olarak biliniyor. En az 250 bin civarında insan çok vahşi bir şekilde öldürüldü. Çok kısa bir süre içerisinde gerçekleşti bu. Bu ölümler özellikle Diyarbakır, Hakkâri ve bir kısmı da İran sınırının öte tarafında yaşandı. Süryanilerin çok büyük bir bölümü yok edildi. Bir bölümü de zorla Müslümanlaştırıldı.  

Burada aşiret liderlerinin de önemli bir sorumluluğu var. Emirleri tepede İttihat ve Terakki’nin devlet yetkilileri verdi ama yerel düzeyde dini kullanarak, İslam’ı kullanarak, cuma namazlarından sonra bu kırımlar işlendi.  1919-1920 yıllarında Karadeniz bölgesindeki Pontus Rumları da katledildi. Bunların sayısı da 300 binin üzerindedir. Karadeniz bölgesinin çok eski bir halkıydı Rumlar ve orada da çok büyük katliamlar yaşandı. 

Türk devletinin 1915 Soykırımı ile yüzleşmeme nedenini nasıl yorumlarsınız?  

Bunun altında tek bir neden yok. Birincisi, Türk devletinin resmi ideolojisi Türk-İslam sentezi. Ermeniler, Süryaniler, Rumlar bu Türk-İslam sentezci ideolojinin tam karşısında yer alıyor. Hem etnik olarak hem de dinsel olarak farklılar. Bu önemli bir neden. İkincisi, Cumhuriyet’i kuran kadroların önemli bir bölümü bu soykırım suçuna karışmış kişilerdi. Mesela Talat Paşa. Mesela Türkiye’nin ilk dışişleri bakanı Tevfik Rüştü Aras, soykırım sırasında Trabzon’da görev almış bir kişidir. Celal Bayar, Ege bölgesinde Rumların sürülmesinde ciddi görev almış bir isim. Mahmut Esat Bozkurt, Abdülhalik Renda gibi birçok isim de aynı şekilde bu süreçlerle ilişkili.  

Yani Cumhuriyet’in kurucuları ve ilk bakanları arasında bu büyük suça karışmış kişiler var. Bugün hâlâ Talat Paşa gibi isimler sadece sağ çevreler tarafından değil, merkez sol tarafından da itibarlı kişiler gibi görülüyor. Dolayısıyla soykırımla gerçek anlamda yüzleşildiği zaman Cumhuriyet’in kuruluş süreciyle de yüzleşilmiş olunacak. Türkiye Cumhuriyeti’nin Osmanlı’nın devamı olduğu ve birçok suçun içinden doğduğu gerçeği ortaya çıkacak. Bu da resmi tarihin itibarını zedeleyecek.  

Bir diğer önemli neden de servet transferi. Türkiye’nin ilk büyük sermayedarlarının önemli bir bölümü, Ermenilerin yok edildiği bölgelerden çıktı. Adana, Kayseri gibi bölgelerden çıkan büyük zenginlikler tesadüf değil. Soykırım sürecinde çok ciddi servet el değiştirmeleri yaşandı. Bunun dışında Anadolu’nun genelinde, yerelde de Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin mallarını yağmalayarak zenginleşen geniş kesimler oldu. Bu hikâyeler kuşaktan kuşağa aktarılıyor. Bu suçların ortaya çıkması istenmiyor. Tazminat, daha küçük bir boyut. Asıl mesele itibar kaybı ve servet transferi gerçeğinin ortaya çıkması. Bu yüzden gerçek anlamda bir yüzleşme olmuyor. 

Bir çağrınız var mı?  

Ermeni okullarında, Rum okullarında Türk müdür başyardımcısı uygulaması kaldırılmalı. Ders kitaplarının içeriği değiştirilmeli. Diyanet İşleri Başkanlığı varsa, kiliselerin de buradan pay alması gerekir. Çünkü kiliseler ve mezarlıklar devletten hiçbir yardım almıyor. Zaten sayısı azalmış topluluklar, kendi ceplerinden para ödeyerek bunları ayakta tutmaya çalışıyor. Ermeni Soykırımı anmaları özgürce yapılabilmeli. Bugün çoğu zaman yasaklanıyor ya da engelleniyor. Diasporadaki Hıristiyanlar düşmanlaştırılmamalı. Çünkü onlar Anadolu coğrafyasında büyük kırımlardan kurtulup, dünyanın dört bir yanına dağılmış insanların torunları. Onlara Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı verilmesi tartışılabilir. İspanya’da bunun örnekleri var. Ermenistan’la sınır kapısı açılmalı, ticari, ekonomik, kültürel ve insani ilişkiler yeniden başlamalı. Ve elbette Hrant Dink cinayeti tam anlamıyla aydınlatılmalı, bu cinayetin emrini kimlerin verdiği bütün çıplaklığıyla ortaya çıkarılmalı. 

TOP