SABRO

Millet sisteminin mirası ve Doğu Hıristiyanlığının siyasi çıkmazı

Metin Rhawi

Doğu Hıristiyan toplulukları, yüzyılı aşkın süredir devam eden katliamlar, tehcirler ve kurumsal statüsüzlüğe rağmen kilise yapılarını korumayı başardı. Ancak bu kurumsal süreklilik, halkın siyasi bir aktör haline gelmesini engelleyen ve onları parçalayan Osmanlı millet sisteminin bir mirası. Tarihten günümüze uzanan bu yapıyı anlamak, kalıcı göç ve kurumsal durağanlığın ötesine geçebilmek için hayati bir önem taşıyor.

Giriş

Yüz elli yılı aşkın bir süredir Doğu Hıristiyan halkları, özellikle de Süryaniler (Asuri-Arami-Keldani) katliamlara, tehcir edilmeye ve yapısal statüsüzlüğe maruz kaldı. Buna karşın kilise kurumları varlığını sürdürmeyi başardı. Bu durum tarihsel bir tesadüf değil,; vatandaşlık yerine mezhepsel yönetimi ikame eden, toplulukları siyasi bir iradeden yoksun, bağımlı ve bölünmüş gruplar hâlinde şekillendiren bir siyasi sistemin doğrudan sonucu.

Bu makale, millet sisteminin mirasının yalnızca tarihsel travmalarımızı değil, aynı zamanda günümüzdeki siyasi zayıflığımızı da açıkladığını savunuyor. Doğu Hıristiyanlığı, tarihsel süreçte siyasi bir halk olarak değil, idari olarak yönetilen dini bir kategori olarak hayatta kaldı. Kurumsal süreklilik korunurken, siyasi öznellik sistemli bir şekilde bastırıldı. Ancak bu mirası doğru analiz ederek kalıcı göç, parçalanma ve kurumsal durağanlığın ötesine geçen yeni bir yol haritası çizebiliriz.

Felaketlerden sağ çıkan ama güç kazanamayan halk

Modern tarihimizi birbirine bağlı iki temel süreç şekillendirmiştir: Devam eden katliamlar ve bununla birlikte gelen statüsüzlük. Millet sisteminin mantığıyla şekillenmiş, kilise merkezli bir liderlik anlayışı.

Kilise tek meşru temsilci olarak kabul edildiğinde, sivil veya halk tabanlı bir liderliğin gelişmesine izin verilmemiş. Halk, siyasi temsilin birer öznesi olmak yerine, yalnızca yönetilen nesnelere indirgenmiş. Bu kalıp, Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışından sonra da varlığını sürdürmüş. Yeni kurulan ulus-devletler, mezhepsel şiddeti ve ayrımcılığı yeniden üretirken, kilise kurumları da kendi halklarını güçlendirmek yerine genellikle egemen güçlerin yanında yer almayı tercih ediyor.

Statüsüzlüğü gözler önüne seren katliamlar

1840'larda Hakkâri’de Kürt Emiri Bedirhan tarafından gerçekleştirilen katliamlar, topluluklarımızın büyük bir kısmının yok olmasına yol açtı. 1860 yılında Lübnan ve Suriye’deki Osmanlı merkezi otoritesi çöktüğünde ise on binlerce Hıristiyan tamamen korumasız kaldı.

Bireylere verilen mesaj, son derece açık ve acımasızdı: Ne dini ne de siyasi alanda güvenliği garanti edebilecek bir liderlik mevcuttu. Kiliseye duyulan sadakat, kurumu korumuş ancak halkı koruyamamış. Böylelikle statüsüzlük, kolektif bir durum olmaktan çıkıp bireysel bir çaresizlik deneyimine dönüşmüş.

Millet sistemi

Millet sistemi, yalnızca 19. yüzyıldaki reformlardan ibaret olmayıp, kökleri 15. yüzyıla kadar uzanan ideolojik bir çerçeveye sahipti. İstanbul'un 1453'teki fethinin ardından Sultan II. Mehmed, Rum Ortodoks Patrikhanesi'ni özerk bir dini otorite olarak tanıdı. 16. ve 17. yüzyıllarda bu sistem kurumsallaştı, kilise liderleri vergi toplanmasından, iç disiplinin sağlanmasından ve en önemlisi topluluklarının devlete olan sadakatinden sorumlu hâle getirildi.

Tanzimat reformları döneminde, bu düzenleme yasal bir statüye kavuşturuldu. Kilise, halktan bir yetki almadan ve topluma karşı hiçbir sorumluluk taşımadan, hem dini hem de idari bir kuruma dönüştü. Nesiller boyunca bu model içselleştirildi. Hayatta kalmak; sessizlik, itaat ve uyum sağlamakla eş anlamlı hâle geldi. Bu siyasi kültür, günümüzde de kurumlarımızı şekillendirmeye devam ediyor.

Kilise ve siyasi özgürleşmenin sınırları

Kilise, kendi tekelci konumunu korumak adına güçlü motivasyonlar geliştirdi. Sivil veya halk tabanlı herhangi bir liderliğin ortaya çıkışı, kilisenin halk ile devlet arasındaki tek aracı olma rolünü zedeleme riski taşıyordu. Daha sonra Süryani Ortodoks, Keldani, Asuri ve diğer kiliseler arasında yaşanan kurumsal ayrışmalar, teolojik tartışmalarının çok ötesinde sonuçlar doğurdu.

Her bir bölünme, aynı halkın içinde yeni bir idari bölünme yarattı ve her kurum varlığını sürdürebilmek için devletin tanıma kararına bağımlı hâle geldi. Bu durum, "böl ve yönet" politikasının en etkili şekilde uygulanmış hâli ve siyasi parçalanmayı besleyen kurumsal bir miras olarak varlığını koruyor.

1895 Hamidiye katliamları, 1915 Sayfo Soykırımı ve 1933 Simele Katliamı, hep aynı döngüyü takip etti. Toplulukların tamamı haritadan silinirken, kilise hiyerarşileri ayakta kaldı. Joseph Yacoub ve Uğur Ümit Üngör gibi akademisyenler, kurumsal hayatta kalma sürecinin, halkın hayatta kalma mücadelesinden nasıl koptuğunu gözler önüne seriyor.

Topraklar, evler, güvenlik ve siyasi temsil kaybedilirken; kurumlar, genellikle sürgünde de olsa varlıklarını sürdürdü. Bu durum, kurumsal sürekliliğin toplumsal varlığın ve demografik kalıcılığın yerini alabileceği yönünde bir illüzyon yarattı.

Yapısal bir sonuç olarak göç

1950'lerden itibaren yaşanan büyük ölçekli göç dalgaları, bir köksüzlük göstergesi değil, kalıcı güvensizlik ortamına karşı verilmiş rasyonel bir tepkiydi. Ne devlet ne de yerel liderlik bireyleri koruyamadığında, ülkeyi terk etmek tek geçerli seçenek hâline gelir. Dolayısıyla diaspora bir başarısızlık değil. Aksine daha derin bir siyasi ve kurumsal çöküşün açık bir belirtisidir.

Ortak bir kurumsal vizyondan yoksun halk

Millet sisteminin günümüze bıraktığı en derin miraslardan biri, halkımızın hâlâ birleşik bir siyasi ve kurumsal çerçeveden yoksun olması. Demografik ve bölgesel varlığımız her geçen gün erirken, isimler, aidiyetler ve temsil biçimleri üzerine tartışmaya devam ediyoruz.

Bu durum kültürel bir başarısızlık değil, sivil ve siyasi liderliğin ortaya çıkmasını sistematik olarak engelleyen tarihsel bir sistemin sonucu. Temsiliyet, halkın iradesi yerine her zaman kilise kurumları aracılığıyla sağlandığında, toplumsal siyasi öznellik de bastırılmış oldu.

Yapıyı ortaya koyan akademik araştırmalar

Yapılan araştırmalar bu tarihsel ve kurumsal kalıbı tutarlı bir şekilde doğruluyor:

David Gaunt: Katliamların, yerel güç odaklarının iş birliği ve devletin sessiz kalmasıyla nasıl gerçekleştirildiğini gözler önüne seriyor.

Joseph Yacoub: Soykırımı, vatansızlığı ve kilisenin sınırlı koruma kapasitesini belgeliyor.

Uğur Ümit Üngör: Hıristiyan azınlıklara yönelik şiddetin, imparatorluktan ulus-devlete uzanan sürekliliğini analiz ediyor.

Karen Barkey: Osmanlı yönetim tarzının aracılara, parçalanmaya ve sadakat zorunluluğuna nasıl dayandığını açıklıyor.

Ussama Makdisi: Mezhepçiliğin kökleşmiş bir miras olmadığını, bizzat imparatorluk idaresi tarafından üretildiğini kanıtlıyor.

Naures Atto: Kilise kurumlarının kimliği, siyasi temkini ve uzun vadeli bölünmeleri nasıl şekillendirdiğini inceliyor.

Tüm bu çalışmalar, bugünkü krizin tesadüfi bir başarısızlık değil, yapısal bir miras olduğunu gösteriyor.

Geleceğe doğru: İllüzyon değil, istikamet

Yurda dönüş ve topraklarda var olma mücadelesinden bahsetmek, saf bir iyimserlik değil. Ancak bunun önündeki gerçek engelleri de kabul etmek gerekir: Güvenlik koşulları, bölgesel jeopolitik, zayıf devlet yapıları ve çatışan güç odakları...

Hızlı bir çözüm formülü bulunmuyor. Bu nedenle en büyük stratejik gücümüz dayanıklılık ve sebat etmek. Halkımız, anavatandaki varlığını binlerce yıldır çeşitli biçimlerde kesintisiz olarak sürdürüyor. Bu tarihsel süreklilik sayesinde, geçmişteki badireleri atlattık ve bugünün zorluklarını da yine bu güçle aşabiliriz. Ancak göçün devam etmesi, kolektif bir hayatta kalma stratejisi olamaz. Gelecek, yalnızca sürgündeki kurumlar üzerine inşa edilemez.

Uluslararası pratiklerdeki "millet" mantığını kırmak

Uluslararası siyasi temsilcilerin, halkımızın ruhani ve dini liderleriyle bir araya gelmesi elbette yanlış değil. Kiliseler, tarihsel öneme sahip kurumlar ve toplumsal sürekliliğin temel taşıyıcıları. Asıl sorun, bu görüşmelerin siyasi ve sivil temsilcilerin yokluğunda gerçekleşmesi. Bu durum, halkımızı siyasi bir özne olarak kabul etmek yerine, yüzyıllardır olduğu gibi onu yeniden dini olarak yönetilen bir topluluğa indirgeyen "millet mantığını" beslemekte.

Farklı ülkelerden bakanlar ve diplomatlar Irak, Suriye, Lübnan veya Türkiye'yi ziyaret ettiklerinde -kilise liderlerinin kendileri siyasi bir liderlik iddialarının olmadığını sıkça vurgulamalarına rağmen- yalnızca dini hiyerarşiyle muhatap oluyor. Bu yaklaşım, siyasi temsiliyetin sistematik olarak dışlandığı yapıyı pekiştiriyor.

Dolayısıyla demokratik ve sorumlu bir yaklaşım, halkımızı ilgilendiren siyasi temaslara her zaman meşru siyasi aktörlerin ve sivil toplum kuruluşlarının dahil edilmesini gerektirir. Halkımız, ancak bu ortak temsiliyet sayesinde, dini kurumların önemli birer katılımcı olduğu fakat tek temsilci olmadığı siyasi bir topluluk olarak tanınabilir ve muhatap alınabilir.

Diaspora ve kurumsal sorumluluk

Diaspora için bu süreç, acil bir geri dönüş anlamına gelmemeli. Aksine anavatanla yeniden bağ kurma, yatırım yapma ve kurumsal sorumluluk üstlenme yönünde stratejik bir yönelimi ifade etmeli. Diaspora, anayurttaki halkı desteklemek için kullanılabilecek kaynaklara, deneyime ve hukuk devleti bilincine sahiptir.

Bu bağlamda özel bir potansiyel mevcut: Halkımız, soyut değer iddialarıyla değil, kurumsal yetkinliği, yerel kökleri ve her iki dünyaya olan kültürel aşinalığı sayesinde batılı toplumsal modeller ile Batı Asya gerçeklikleri arasında pratik bir köprü görevi görebilir.

Ortak bir kurumsal çerçeveye doğru

Tarihsel gücümüz, bölünmelerden önceki birliğimizde saklı. Ortak kökenlerimizle -medeniyet ve tarihsel çerçeve olarak Akad ve ortak kilise mirası olarak da Antakya ile- yeniden bağ kurarak, bugünkü parçalanmışlığın ötesinde birleştirici bir kurumsal vizyon formüle edebiliriz.

Bu durum, teolojik bir birlik veya acil bir kendi kaderini tayin etme hakkı anlamına gelmez. Aksine, şu hedefler doğrultusunda uzun vadeli bir çalışmayı gerektirir:

Anavatandaki varlığı yeniden kazanmak ve korumak.

Kadim/yerli bir halk olarak varoluşsal haklarımızı tanıyan aktörlerle siyasi ittifaklar kurmak.

Kilisenin, seküler bir Suroye/Suraya (Süryani) toplumunda özel ama tek olmayan bir aktör olarak yer aldığı bir iç siyasi koalisyon oluşturmak.

Devletleşme hırslarının öncesinde yer alacak ortak bir sivil ve siyasi forum inşa etmek.

Sonuç

Millet sisteminin mirası, bize güç olmadan da nasıl hayatta kalabileceğimizi öğretti. Bugün görevimiz, illüzyonlara kapılmadan varlığımızla, kurumsal birliğimizle ve siyasi olgunluğumuzla bu kalıbı kırmak. Halkımız ancak bu şekilde sadece hayatta kalmaya çalışan bir topluluk olmaktan çıkıp, kendi topraklarında siyasi bir özne olarak yaşamaya, büyümeye ve etki göstermeye başlayabilir.

TOP