SABRO

Yalan Kültürü Üzerine

Yalan söylemekle tanıştığım yıllarda ilkokul dördüncü sınıftaydım. İlkokul dördüncü sınıfta başlayan yalan öğrenme süreci bütün yaşam boyunca sürdü ve hala da sürmeye devam ediyor. Nasıl mı? diye merek edenlere yavaş yavaş ve tane tane anlatayım.

İlkokul dördüncü sınıfa kadar inanın yalan nedir nasıl söylenir niçin söylenir bilmiyordum. Dördüncü sınıfta bildiğiniz gibi ilkokullarda Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersi başlıyor. Günümüzde de hala öyle. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi İlkokul dördüncü sınıfta başlar.

Bizler haklarımızı bilmediğimiz için Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersine mecburen giriyorduk. Zaten girmeme gibi bir şansımız da yoktu. Lise yıllarında bu derse girmemek için bir hayli çaba harcadım ama Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersimize gelen ilçe Müftüsü benim girmeme gibi bir şansımın olmadığını söylemişti. Böylece istesem de istemesem de tıpış tıpış derse girmek zorunda kaldım. İki yıl ilkokul üç yıl ortaokul ve üç yıl lise olmak üzere toplam sekiz sene Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersine zorunlu olarak girdim.

Konunun başına dönecek olursak. İlkokuldaki öğretmenimiz Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersimizde hangi durumlarda ve niçin yalan söylememiz gerektiğini anlatıyordu. Adında Ahlak vardı ama bize ahlak kısmı hiçbir zaman anlatılmadı.

O dönemde İslamiyet’te esir düşünce, zorda olan bir Müslümanı kurtarmak için yalan söyleyebileceğimizi öğretmenimiz bize öğretiyordu. Bu durum istisnasız ortaokul ve lisede de devam etti. Kısa bir dönem yaptığım ticarette de yalan söylemeyen kimse hemen hemen yok gibiydi.

Şimdi asıl konuya dönecek olursak, Türkiye’de 2000-2001 yıllarında yaşanan mali kriz üzerine Kemal Derviş Amerika’dan Türkiye’ye ekonominin başına getirildi. 13 Mart 2001 tarihinde Bülent Ecevit Hükümetinde Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı görevini üstlendiğinde ilk verdiği demeci şu olmuştu; “Devlet ya da onu yöneten hükümetler vatandaşına yalan söylememelidir. Ekonomideki durumu vatandaşa iyi anlatmak lazım” demişti.

Derviş o dönemde yaptığı konuşmalarda; “Dış borç, iç borç, hazinenin durumu yani kısaca cebimizde ne varsa vatandaşa açıklamamız lazım. Çünkü bu para devletin değil halkın” demişti. Tabi adam Amerika’da yetişmiş orda yalan konuşmanın ağır bir suç teşkil edildiğini ve ahlaki olmadığını iyi biliyordu.

Aradan yıllar geçti maalesef yalan dünya dizileri hiç eksik olmadı. Kısa kısa birkaç örnekle konuyu bağlayacağım. Mart 2020 de çıkan korona virüs salgını bütün dünyaya yayılırken Türkiye’deki yetkililer bizde virüs yok demekle konuyu gizlemeye çalıştılar.

Dünya Sağlık Örgütü, salgın olan ülkelere para yardımı yapacağını söyleyince bizim yetkililer virüsün bizde de olduğunu açıklamaya başladılar. Aradan dokuz ay geçti şimdi Kasım 2020’deyiz. O günden bu güne yanlış ölüm ve hasta sayıları sürekli ekranlarda paylaşıldı.

Türk Tabipler Birliği virüsle ilgili hasta sayılarının doğru olmadığını, hastalığın başladığı günden itibaren söylüyordu. Ancak bir türlü derdini anlatamıyordu. Hatta Tabipler Birliği bu açıklamaları nedeniyle tehdit bile ediliyordu. Fakat güneş balçıkla sıvanmıyordu. Bu arada İstanbul Büyükşehir Belediyesi günlük ölüm sayıları verince Sağlık bakanlığı rakamları açıklamaya başladı. Bu rakam birkaç gün önce açıkladığı ölüm sayılarını ikiye hasta sayısını ise altı katına çıkarıyordu. Böylece Sağlık Bakanlığı gerçek sayıları açıklamak durumunda kaldı.

Sonuç olarak ilkokullarda başlayan yalan söyleme alışkanlığı artık bir yaşam felsefesi halini almış durumda. Umarım yalan söyleme işi bir kültür halini ve davranış şeklini almaz. Umarım hepimiz kimsenin yalan söylemediği, algı operasyonlarının yaşanmadığı vatandaşına karşı şeffaf örnek davranışların sergilendiği coğrafyalarda yaşamaya devam ederiz.

TOP