Aris-Nalci-Makaleler
SABRO

Soykırımdan sonra hoşgörüye maruz kalmak

Sevgili Sabro okuyucuları bu benim Sabro'daki ilk yazım. Son olmayacaktır. Ama kendi içimizde bir birliğin, bir yüzleşmenin ve beraberliğin temellerinin küçük adımlarla başladığını umut ederek sizlere yürekten bir 'Şlomo!'...

Süryani Federasyonu Başkanı Evgil Türker, Mezopotamya Ajansı'na verdiği röportajda kendi hayat hikayesini ve atalarının Sayfo'da yaşadıklarını anlatırken bugüne bir mesaj veriyordu: “Hoşgörüye maruz bırakıldık. Sizi hoşgörüyoruz o yüzden yaşatıyoruz. Yoksa yaşatmayız”

Yerinde bir tespitle çok doğru bir tamlama yaratmış Türker: Hoşgörüye maruz bırakılmak.

Türkiye topraklarında halkların yüzyıllardır bir hoşgörü toplumu olarak yaşadıkları yalanının günümüze yansımalarını halen görüyoruz.

Hürmüz- Şimuni Diril ailesinin yaşadıkları bunun en güzel örneği. Ülkelerine geri dönen, herkesin sevdiği saydığı ama kaybolmalarını da sindirdiği bir hoşgörü toplumu Türkiye.

Aynı hoşgörü toplumu, Diril çiftinin yaşadığı bölgedeki Süryani kilisesine yapılan saldırıyı da büyütmedi.

Kapısına gelenlere yemek verdiği için cezalandırılmak istenen, dina damı olduğundan yalan söylemeyeceğini söyleyip yalancı şahitlik yapmayan Rahip Aho'nun başına gelenler bu hoşgörünün sınırlarını çiziyor.

Süryani Katolik manastırı arazisine otopark yapılması, Mardin'deki Deyrulzafaran Manastırı ve çevresindeki topraklar üzerine 'çökme' girişimleri bu hoşgörünün ürünü hep.
Onlar ayakta kalmaya çalıştıkça bir kesim de milli bir görev edinmiş gibi yok etmeye devam ediyor.

Manastırlar ve ağaçları

Manastırlar gelende çevrelerine hep üretim getirmişlerdir. Ermeni ve Süryani Manastır hayatı da Mardin, Harput ve Van çevresine bu şekilde büyük katkılar sunmuştur.

Harput ve çevresindeki manastırların etraflarının dut ağaçları ve üzüm bağları ile dolu olduğu anlatılır hep.

Biz Hulvenk Köyü'ndeki kiliseyi ziyaret ettiğimizde. Dut ağaçları yakılmıştı ancak kökleri hala duruyordu. Bir dönem bölgedeki en güzel ve verimli bağlara sahip olan Ermeni manastırlarında şarap üretilirken, 1915 soykırımı ile önce halkı ardından da doğayı katletmişlerdi.

Halk gidince üzüme bakacak kimse kalmadı. Kalmayınca bağları bilmeyenler de ağaçları yaktı. Yok etti. Unutmak istedi.

Ağaçlar belki 100 senedir yanık ama kökleri hala toprağın altında büyümeye devam ediyor.

Deyrulzafaran Manastırı da çevresinde bugün sayıları 6 bine yaklaşan zeytin ağaçı ile Mardin'e görkem katıyor.
6 bin zeytin ağacı emek ister. Sevgi ister, yürek ister, ama hoşgörü istemez.

O hoşgörüden midir neden bilinmez 2019 yılında bu ağaçlardan bazıları bilinmeyen bir sebeple yakıldı. Yaklaşık 500 tanesi katledildi.

Ama Süryani Kadim Kilisesi yılmadı manastır çevresinde yeni ağaçlar ekildi ve 2020'de burada üretilen zeytinyağı altın madalya aldı.

Hoşgörüye maruz bırakılmadığında Süryanilerin, Keldanilerin, Asurilerin, Ermenilerin, Rumların ve diğer tüm halkların bu topraklara ne kadar altın madalya getirebileceğini siz düşünün artık.

Süryaniler daha cesur davrandı

2000'lerin ik yıllarından itibaren bir geri dönüş hevesi başlamıştı soykırımdan kurtulan Hıristiyanların torunlarında. Türkiye'deki demokratikleşme ve temiz toplum hareketlerinin beki de en önemli başarısı bu umudu yaratabilmiş olmaktı.

Soykırımlar kabul edilmedi ama halkın içtenliği ve kalbinin temizliğine inanıldı. 'Hoşgörü' tehlikesinin hesaba katmamıştı o zaman diaspora.

Bu geri dönüşlerde Ermeniler daha temkinli davrandı. Türkiye'ye gelip gidenler özellikle İstanbul dışındaki ziyaretlerini gruplar olarak yaptı. Hep bir tedirginlik içerisinde güvendiği Türkiye'li Ermenileri de yanlarına alarak gittiler.

İrili ufaklı tepkiler ve tartışmalar oldu gittileri yerlerde ama o yaratılan umut ortamında 'Bu kadarı da olur. Her şey birden hızla olmaz' denildi ve geçildi.

 

Süryaniler daha cesurdu. Doğrudan köylerine dönenlerin sayısı daha fazlaydı. Hatta dönemin ana akım medya kuruluşlarında haber oldu. 'İsviçre'den 14 Süryani aile geri dönüş yaptı' diye.

Bunlardan biri olan Elbeğendi (Kafro) Köyü Muhtarı Aziz Demir Ecevit'in çağrısına kulak verdiklerini. 2002 yılından sonra yasaklı bölge olan köylerindeki yasağın kaldırılması için çalışmalara başlanıldığını ve 1 Eylül 2006'da da kesin dönüş yaptıklarını anlatıyordu.

1915'in yaraları henüz kapanmamıştı belki ama 1980'lerde topraklarını bırakıp gitmek zorunda kalmış olan Süryaniler, geri dönmezlerse Ermeni'lere olduğu gibi bir daha bu topraklarda yaşama hakkına kavuşamayacaklarını farkındaydılar.

Vatandaşlıktan atılmaları, uzun süre ülkeye gelmediği için topraklarına Kürt aşiretleri tarafından el konulması, hatta arazilerin kamulaştırılması bile mümkündü. O cesaret Seyfo'nun ardından Süryanilerin bu topraklardaki varlıklarından vaz geçmeyeceklerinin kanıtı oldu.

Süryani olan Ermeniler

Süryani kiliseleri 1915'ten sonra Ermeni kilisesinin aksine belirli bir süre bölgede varlıklarını koruyabildiler. Bu da Ermeniler ve Süryaniler arasındaki kader birliğinde bir başka alan daha açtı. Özellikle de Mardin ve Midyat çevresinde. Soykırımda Ermeni okulları ve kiliseleri yok edildiği Süryanilerin kurumları da zarar görmüş ve yüzbinlerce insan öldürülmüştü. Ancak kiliselerin bazılarının varlığını koruyabilmiş olması başlı başına araştırılması gereken bir konu. (belki de birileri yapmıştır)

Öyle ki Muş Varto, Sason, Van ve çevresinde dağlarda yaşayan Ermeni halkları 1980'lere kadar vaftizlerini Süryani kiliselerinde çoğu zaman da bölgeye gelmekten korkan Ermeni papazlar sebebiyle Süryani din adamlarının eliyle olmuşlardı.

Bu çocuklar 1980-1990'larda artık bölgede hiç Ermeni kalmayıp da İstanbul'a geldiler. Burada da Ermeni okullarına kaydolmak istediler ancak isimleri Ermeni, vaftiz kağıtları Süryani idi.

Süryanilerin de okulu yoktu o dönemde.

Bir açmaz da burada çıktı karşılarına.

Diyemediler tabii 'Ermeni papaz vardı da biz mi vaftiz olmadık'.

O dönem Süryani kiliselerinde vaftiz olan Ermeniler için önemli olan Hıristiyan olabilmiş olmaktı. Bölgede kimin kilisesi olduğu önemli değildi artık. Kilise kiliseydi.

O yüzden Mardin-Midyat, Muş, Sason ve Van tarafından ilk gelen çocuklar Ermeni okullarında kaçak olarak eğitim aldılar bir dönem.

90'lardaki bu sorunlar Ermeni, Süryani ve Keldani kiliselerini daha da yakınlaştırdı. Belli bir süre sonra bu vaftiz meselesi de çözüldü ve bu insanlar topluma kazandırıldı.

Bugün Ermeni toplumunun mihenk taşları onlar.

Halen anne ve babalarının köydeki ritüellerini hatırlayan, Avrupa'ya göç etmiş olsalar da o ritüelleri bir anlamda nesilden nesile taşımaya çalışanlar onlar.

Hoşgörüye maruz kalmaktan kurtulan; Sayfo'da katledilen tüm Süryani, Keldani ve Asuri halkının anısına, geleceğin umutlarını yaratacak olanlara.

Umutla.

TOP