SABRO

Anayurda dönüş; ancak sivil, demokratik ve çoğulcu bir devlet yapısının inşasıyla mümkün

Irak Başbakanı Ali Falih el-Zeydi’nin diasporadaki Hristiyan-Süryani (Asuri-Arami-Keldani) göçmenlere yönelik yaptığı "ülkeye geri dönüş" çağrısı, sahada karşılık bulması için köklü reformlara ihtiyaç duyuyor. Araştırmacı gazetecilik ağı "Nirij" tarafından yayımlanan kapsamlı rapora göre, göçü tetikleyen kronik güvenlik sorunları, marjinalleştirme ve hukuk devleti eksikliği çözülmeden hükümet teşviklerinin somut bir sonuç vermesi mümkün görünmüyor.
Başbakan el-Zeydi, ABD ziyareti öncesinde yaptığı açıklamada diasporadaki Hristiyanlara Irak'a dönme ve yatırım yapma çağrısında bulunmuş; geri dönenlerin konut arsası dağıtım projelerine dahil edileceğini ve sağlık ile eğitim alanlarında yatırımların destekleneceğini vadetmişti.

"Sadece arsa vermek yetmez, haklar iade edilmeli"

Nirij raporuna konuşan Hristiyan din insanları, aydınlar ve sivil aktivistler, hükümetin bu ilgisini olumlu bulsa da, hayat bulması için onlarca yıldır biriken sorunların çözülmesinin şart olduğunu vurguluyor.

Yapılan araştırma sonucu hazırlanan rapora göre öne çıkan acil talepler ise şunlar:

Hukuksuz şekilde el konulan ve gasp edilen Hristiyan mülklerinin derhal iade edilmesi.

Hristiyanlara ikincil vatandaş muamelesine son verilerek, devlet kurumlarında gerçek anlamda siyasi katılımın sağlanması.

Devlet kurumlarına olan güvenin yeniden tesis edilmesi ve radikal tehditlere karşı kesin güvenlik garantisi.

"Nüfus 1.5 milyondan 250 bine geriledi"

Irak'taki kadim Hristiyan varlığının uğradığı demografik erozyona da dikkat çekilen raporda, 2003 yılından önce 1.5 milyondan fazla olan Hristiyan nüfusunun, kiliselere yönelik saldırılar ve özellikle 2014 yılında Irak Şam İslam Devleti (IŞİD)’in Ninova Ovası’nı ele geçirmesiyle başlayan katliam ve sürgün süreçlerinin ardından bugün gayriresmi verilere göre 250 bin ila 300 bin arasına kadar gerilediği hatırlatıldı.
Konuya ilişkin rapora mülakat veren  Antakya Süryani Ortodoks Kilisesi Musul, Kerkük ve Kürdistan Metropoliti Mor Nikodimos Davut Şaraf, geri dönüş çağrılarından önce insanları ülkeden kaçmaya zorlayan temel nedenlerin ortadan kaldırılması gerektiğini belirtti. Metropolit Mor Nikodimos, Hristiyan toplumunun taleplerine kulak tıkanmasının ve "tam yurttaşlık" hissiyatının eksikliğinin hâlâ en büyük küresel meydan okuma olduğunu ifade etti.

"Kalan Hristiyanların Şartları İyileştirilmeli"

Başbakan el-Zeydi’nin ABD ziyareti sırasında Michigan’daki Keldani-Asuri-Süryani toplumu temsilcileriyle görüşmesini değerlendiren gözlemciler, bu görüşmenin Washington’a yönelik "dini çeşitliliğini koruyoruz" mesajı taşıdığını belirtiyorlar.
Öte yandan, birçok sivil toplum aktivistine göre, diasporada yeni bir yaşam kuran ve yabancı vatandaşlıklar alan göçmenlerin kitlesel olarak dönmesi kısa vadede gerçekçi değil. Aktivistler, hükümetin enerjisini öncelikle hâlâ Irak’ta kalmak için direnen Hristiyanların yaşam koşullarını iyileştirmeye, onlara istihdam sağlamaya ve yasal güvenceler sunmaya harcaması gerektiğinin altını çiziyor.
Raporda varılan ortak sonuç ise, Hristiyanların anayurda dönüşünün ancak ve ancak sivil, demokratik ve çoğulcu bir devlet yapısının inşasıyla mümkün olabileceğini gösteriyor.

 

SABRO

Anayurda dönüş; ancak sivil, demokratik ve çoğulcu bir devlet yapısının inşasıyla mümkün

Irak Başbakanı Ali Falih el-Zeydi’nin diasporadaki Hristiyan-Süryani (Asuri-Arami-Keldani) göçmenlere yönelik yaptığı "ülkeye geri dönüş" çağrısı, sahada karşılık bulması için köklü reformlara ihtiyaç duyuyor. Araştırmacı gazetecilik ağı "Nirij" tarafından yayımlanan kapsamlı rapora göre, göçü tetikleyen kronik güvenlik sorunları, marjinalleştirme ve hukuk devleti eksikliği çözülmeden hükümet teşviklerinin somut bir sonuç vermesi mümkün görünmüyor.
Başbakan el-Zeydi, ABD ziyareti öncesinde yaptığı açıklamada diasporadaki Hristiyanlara Irak'a dönme ve yatırım yapma çağrısında bulunmuş; geri dönenlerin konut arsası dağıtım projelerine dahil edileceğini ve sağlık ile eğitim alanlarında yatırımların destekleneceğini vadetmişti.

"Sadece arsa vermek yetmez, haklar iade edilmeli"

Nirij raporuna konuşan Hristiyan din insanları, aydınlar ve sivil aktivistler, hükümetin bu ilgisini olumlu bulsa da, hayat bulması için onlarca yıldır biriken sorunların çözülmesinin şart olduğunu vurguluyor.

Yapılan araştırma sonucu hazırlanan rapora göre öne çıkan acil talepler ise şunlar:

Hukuksuz şekilde el konulan ve gasp edilen Hristiyan mülklerinin derhal iade edilmesi.

Hristiyanlara ikincil vatandaş muamelesine son verilerek, devlet kurumlarında gerçek anlamda siyasi katılımın sağlanması.

Devlet kurumlarına olan güvenin yeniden tesis edilmesi ve radikal tehditlere karşı kesin güvenlik garantisi.

"Nüfus 1.5 milyondan 250 bine geriledi"

Irak'taki kadim Hristiyan varlığının uğradığı demografik erozyona da dikkat çekilen raporda, 2003 yılından önce 1.5 milyondan fazla olan Hristiyan nüfusunun, kiliselere yönelik saldırılar ve özellikle 2014 yılında Irak Şam İslam Devleti (IŞİD)’in Ninova Ovası’nı ele geçirmesiyle başlayan katliam ve sürgün süreçlerinin ardından bugün gayriresmi verilere göre 250 bin ila 300 bin arasına kadar gerilediği hatırlatıldı.
Konuya ilişkin rapora mülakat veren  Antakya Süryani Ortodoks Kilisesi Musul, Kerkük ve Kürdistan Metropoliti Mor Nikodimos Davut Şaraf, geri dönüş çağrılarından önce insanları ülkeden kaçmaya zorlayan temel nedenlerin ortadan kaldırılması gerektiğini belirtti. Metropolit Mor Nikodimos, Hristiyan toplumunun taleplerine kulak tıkanmasının ve "tam yurttaşlık" hissiyatının eksikliğinin hâlâ en büyük küresel meydan okuma olduğunu ifade etti.

"Kalan Hristiyanların Şartları İyileştirilmeli"

Başbakan el-Zeydi’nin ABD ziyareti sırasında Michigan’daki Keldani-Asuri-Süryani toplumu temsilcileriyle görüşmesini değerlendiren gözlemciler, bu görüşmenin Washington’a yönelik "dini çeşitliliğini koruyoruz" mesajı taşıdığını belirtiyorlar.
Öte yandan, birçok sivil toplum aktivistine göre, diasporada yeni bir yaşam kuran ve yabancı vatandaşlıklar alan göçmenlerin kitlesel olarak dönmesi kısa vadede gerçekçi değil. Aktivistler, hükümetin enerjisini öncelikle hâlâ Irak’ta kalmak için direnen Hristiyanların yaşam koşullarını iyileştirmeye, onlara istihdam sağlamaya ve yasal güvenceler sunmaya harcaması gerektiğinin altını çiziyor.
Raporda varılan ortak sonuç ise, Hristiyanların anayurda dönüşünün ancak ve ancak sivil, demokratik ve çoğulcu bir devlet yapısının inşasıyla mümkün olabileceğini gösteriyor. 

SABRO

Yeni bir çalışma, Asur Kraliyet Hanedanlığı'ndaki üç "unutulmuş" kralın adını ortaya koyuyor

Her geçen gün, Süryani (Asuri-Arami-Keldani) halkının mirasçısı olduğu Bethnahrin (Mezopotamya) antik uygarlıklarınadair yeni araştırmalar, uzun süredir geçerli olan varsayımları yeniden şekillendiren ve antik Bethnahrin krallıklarının, yöneticilerinin ve halklarının başarılarına dair daha net bir tablo sunan keşifler ortaya çıkarmaya devam ediyor.
Bir asırdan fazla birsüredir tarihçiler, Yeni Asur İmparatorluğu'nun (MÖ IX. ile VII. yüzyıl) kraliyet verasetinin tamamen bilindiğine inanıyordu. Bununla birlikte, Çivi Yazısı Çalışmaları Dergisi'nde yayınlanan yeni bir çalışma resmi kral listelerinden çıkarılan üç Asur kralına dair kanıtlar ortaya koyarak, antik dünyanın en büyük imparatorluklarından biri olan Bethnahrin'de iktidarın nasıl devredildiğine dair uzun süredirgeçerli olan görüşlere meydan okuyor.
Yale Üniversitesi'nden Prof. Eckart Frahm ve Münster Üniversitesi'nden Dr. Alexander Johannes Edmonds tarafından yürütülen çalışma, hasar görmüş çivi yazısı metinlerini yeniden inceledi ve bunları diğer antik kayıtlarla karşılaştırdı. Araştırmacılar, daha sonraki kralların isimlerini tarihten silmeye çalışmasından önce Asur tahtında kısa süre hüküm süren üç hükümdarı tespit etti. Çalışmaya göre, geleneksel Asur kral listeleri, uzun süre hüküm süren veya önemli başarılar elde eden hükümdarların isimlerini korurken, kısa süre hüküm süren veya önemli bir başarı bırakmayanları dışlamış.
Çalışmada tespit edilen ilk "unutulmuş" kral, Asur İmparatorluğu'nda şiddetli krizlerle dolu çalkantılı bir dönemde, MÖ 763 ile 762 yılları arasında kısa bir süre hüküm sürdüğüne inanılan Şamşi-Adad V'in oğlu Tiglat-Pileser'dir. Tarihçiler, bu kişinin resmen kral olarak taç giyip giymediği veya sadece naip olarak görev yapıp yapmadığı konusunda hala farklı görüşlere sahiptir. Ancak bu kişinin kaderi bilinmiyor ve adı daha önce keşfedilen çivi yazısı kayıtlarında yer almıyor.
İkinci hükümdar, MÖ 747 ile 745 yılları arasında hüküm süren ve daha sonra yerine Tiglat- Pileser III'ün geçtiği Şalmaneser IV'tür. Daha önceki araştırmalar, Tiglat-Pileser III'ün gerçekte olduğundan daha uzun süre hüküm sürdüğünü öne sürmüş ve Şalmaneser IV'ün sadece yaklaşık altı hafta, inanılmaz derecede kısa bir süre hüküm sürdüğünü imaetmiştir. Yeni çalışma, Şalmaneser IV'ün Aššur-Nārārī V'in oğlu, Tiglat-Pileser III'ün Adad-Nārārī III'ün oğlu ve Şalmaneser V'in Tiglat Pileser III'ün oğlu olduğunu savunarak, önceki tarihsel yapılandırmalardaki uzun süredir devam eden karışıklığı açıklığa kavuşturmaya yardımcı olmaktadır.
Tanımlanan üçüncü hükümdar ise MÖ 913 ile 912 yılları arasında, Tukultī-Ninurta I ve Tukultī-Ninurta II'nin hükümdarlıkları arasındaki dönemde hüküm sürdüğü söylenen Aššur-Uballiṭ II'dir. Çalışma, Tukultī-Ninurta II'nin babasının, kral Tukultī-Ninurta II'nin amcası olduğu söylenen Aššur-Uballiṭ'den tahtı gasp ettiğini öne sürüyor.
Prof. Eckart Frahm ve Dr. Alexander Johannes Edmonds'a göre, üç hükümdarın her biri farklı türde kanıtlar bıraktı. Aššur-Uballit, tanrı Aşur'a adanmış törensel bir gümüş kapta yapılan onarımlara atıfta bulunan bir yazıtta yer alırken, yeni tanımlanan Şalmaneser ise üst düzey bir devlet görevlisine ait bir yazıtta anılıyor. Bu kayıtlar, her hükümdarın ordunun, din adamlarının ve yönetici elitin bazı kesimlerinden destek aldığını gösteriyor.
Diğer güçlü kanıtlardan biri ise, Britanya Müzesi'nde muhafaza edilen hasarlı bir kraliyet toprak bağış belgesinden geliyor. Dahaönceki çalışmalar, bu belgeyi, kaydedilen MÖ 762 yılıyla uyuşmayan hükümdarlık dönemleri olan krallara atfetmişti. Frahm ve Edmonds, açılış satırının yeni bir yorumunu önererek, metnin bunun yerine yeğeni Kral Aşur-Dān III'e karşı bir isyan başlattıktan sonra kraliyet adını alan bir prens olan başka bir Tiglath-Pileser'e atıft bulunduğunu savunuyorlar.
Araştırmacılar ayrıca, isimlerin yazıtlardan kasıtlı olarak silindiğine, daha sonraki hükümdarların isimleriyle değiştirildiğine veya resmi kral listelerinden ve tarihi kayıtlardan çıkarıldığına dair kanıtlar buldular. Bir yazıtta hala Tiglath-Pileser III'ün adının altında Şalmaneser'in adının izleri bulunurken, başka bir eski metinde de bir zamanlar bir kralın adının göründüğü yerde boş bir satır bulunmaktadır.
Bu çabalar üç hükümdarın kimliklerini binlerce yıl boyunca gizlemiş olsa da, onların tüm izlerini silmeyi başaramadı. Kraliyet bağışları, hasar görmüş yazıtlar ve daha sonraki metinler, modern bilim insanlarının Asur tarihinin bu kayıp bölümünün bir kısmını yeniden inşa etmeleri için yeterli kanıt sağladı.
Bütün bunlara rağmen çalışma, MÖ 911'den sonraki Asur tarihinin ana kronolojisini değiştirmiyor. Çünkü o döneme ait yıllık kayıtlar iyi belgelenmiş durumda. Ancak, tarihçilerin Asur Kral Listesi'nin kendisi hakkındaki anlayışını değiştiriyor. Çalışma, her hükümdarın eksiksiz bir kaydını temsil etmek yerine, daha sonraki krallar tarafından derlenen ve hangi hükümdarların kraliyet soyunda yer almayı hak ettiğini seçici bir şekilde belirleyen resmi bir tarih versiyonu olarak işlev gördüğünü savunuyor.

SABRO

Yeni bir çalışma, Asur Kraliyet Hanedanlığı'ndaki üç "unutulmuş" kralın adını ortaya koyuyor

Her geçen gün, Süryani (Asuri-Arami-Keldani) halkının mirasçısı olduğu Bethnahrin (Mezopotamya) antik uygarlıklarınadair yeni araştırmalar, uzun süredir geçerli olan varsayımları yeniden şekillendiren ve antik Bethnahrin krallıklarının, yöneticilerinin ve halklarının başarılarına dair daha net bir tablo sunan keşifler ortaya çıkarmaya devam ediyor.

Bir asırdan fazla birsüredir tarihçiler, Yeni Asur İmparatorluğu'nun (MÖ IX. ile VII. yüzyıl) kraliyet verasetinin tamamen bilindiğine inanıyordu. Bununla birlikte, Çivi Yazısı Çalışmaları Dergisi'nde yayınlanan yeni bir çalışma resmi kral listelerinden çıkarılan üç Asur kralına dair kanıtlar ortaya koyarak, antik dünyanın en büyük imparatorluklarından biri olan Bethnahrin'de iktidarın nasıl devredildiğine dair uzun süredirgeçerli olan görüşlere meydan okuyor.

Yale Üniversitesi'nden Prof. Eckart Frahm ve Münster Üniversitesi'nden Dr. Alexander Johannes Edmonds tarafından yürütülen çalışma, hasar görmüş çivi yazısı metinlerini yeniden inceledi ve bunları diğer antik kayıtlarla karşılaştırdı. Araştırmacılar, daha sonraki kralların isimlerini tarihten silmeye çalışmasından önce Asur tahtında kısa süre hüküm süren üç hükümdarı tespit etti. Çalışmaya göre, geleneksel Asur kral listeleri, uzun süre hüküm süren veya önemli başarılar elde eden hükümdarların isimlerini korurken, kısa süre hüküm süren veya önemli bir başarı bırakmayanları dışlamış.

Çalışmada tespit edilen ilk "unutulmuş" kral, Asur İmparatorluğu'nda şiddetli krizlerle dolu çalkantılı bir dönemde, MÖ 763 ile 762 yılları arasında kısa bir süre hüküm sürdüğüne inanılan Şamşi-Adad V'in oğlu Tiglat-Pileser'dir. Tarihçiler, bu kişinin resmen kral olarak taç giyip giymediği veya sadece naip olarak görev yapıp yapmadığı konusunda hala farklı görüşlere sahiptir. Ancak bu kişinin kaderi bilinmiyor ve adı daha önce keşfedilen çivi yazısı kayıtlarında yer almıyor.

İkinci hükümdar, MÖ 747 ile 745 yılları arasında hüküm süren ve daha sonra yerine Tiglat- Pileser III'ün geçtiği Şalmaneser IV'tür. Daha önceki araştırmalar, Tiglat-Pileser III'ün gerçekte olduğundan daha uzun süre hüküm sürdüğünü öne sürmüş ve Şalmaneser IV'ün sadece yaklaşık altı hafta, inanılmaz derecede kısa bir süre hüküm sürdüğünü imaetmiştir. Yeni çalışma, Şalmaneser IV'ün Aššur-Nārārī V'in oğlu, Tiglat-Pileser III'ün Adad-Nārārī III'ün oğlu ve Şalmaneser V'in Tiglat Pileser III'ün oğlu olduğunu savunarak, önceki tarihsel yapılandırmalardaki uzun süredir devam eden karışıklığı açıklığa kavuşturmaya yardımcı olmaktadır.
Tanımlanan üçüncü hükümdar ise MÖ 913 ile 912 yılları arasında, Tukultī-Ninurta I ve Tukultī-Ninurta II'nin hükümdarlıkları arasındaki dönemde hüküm sürdüğü söylenen Aššur-Uballiṭ II'dir. Çalışma, Tukultī-Ninurta II'nin babasının, kral Tukultī-Ninurta II'nin amcası olduğu söylenen Aššur-Uballiṭ'den tahtı gasp ettiğini öne sürüyor.

Prof. Eckart Frahm ve Dr. Alexander Johannes Edmonds'a göre, üç hükümdarın her biri farklı türde kanıtlar bıraktı. Aššur-Uballit, tanrı Aşur'a adanmış törensel bir gümüş kapta yapılan onarımlara atıfta bulunan bir yazıtta yer alırken, yeni tanımlanan Şalmaneser ise üst düzey bir devlet görevlisine ait bir yazıtta anılıyor. Bu kayıtlar, her hükümdarın ordunun, din adamlarının ve yönetici elitin bazı kesimlerinden destek aldığını gösteriyor.

Diğer güçlü kanıtlardan biri ise, Britanya Müzesi'nde muhafaza edilen hasarlı bir kraliyet toprak bağış belgesinden geliyor. Dahaönceki çalışmalar, bu belgeyi, kaydedilen MÖ 762 yılıyla uyuşmayan hükümdarlık dönemleri olan krallara atfetmişti. Frahm ve Edmonds, açılış satırının yeni bir yorumunu önererek, metnin bunun yerine yeğeni Kral Aşur-Dān III'e karşı bir isyan başlattıktan sonra kraliyet adını alan bir prens olan başka bir Tiglath-Pileser'e atıft bulunduğunu savunuyorlar.

Araştırmacılar ayrıca, isimlerin yazıtlardan kasıtlı olarak silindiğine, daha sonraki hükümdarların isimleriyle değiştirildiğine veya resmi kral listelerinden ve tarihi kayıtlardan çıkarıldığına dair kanıtlar buldular. Bir yazıtta hala Tiglath-Pileser III'ün adının altında Şalmaneser'in adının izleri bulunurken, başka bir eski metinde de bir zamanlar bir kralın adının göründüğü yerde boş bir satır bulunmaktadır.

Bu çabalar üç hükümdarın kimliklerini binlerce yıl boyunca gizlemiş olsa da, onların tüm izlerini silmeyi başaramadı. Kraliyet bağışları, hasar görmüş yazıtlar ve daha sonraki metinler, modern bilim insanlarının Asur tarihinin bu kayıp bölümünün bir kısmını yeniden inşa etmeleri için yeterli kanıt sağladı.

Bütün bunlara rağmen çalışma, MÖ 911'den sonraki Asur tarihinin ana kronolojisini değiştirmiyor. Çünkü o döneme ait yıllık kayıtlar iyi belgelenmiş durumda. Ancak, tarihçilerin Asur Kral Listesi'nin kendisi hakkındaki anlayışını değiştiriyor. Çalışma, her hükümdarın eksiksiz bir kaydını temsil etmek yerine, daha sonraki krallar tarafından derlenen ve hangi hükümdarların kraliyet soyunda yer almayı hak ettiğini seçici bir şekilde belirleyen resmi bir tarih versiyonu olarak işlev gördüğünü savunuyor.


 

TOP