SABRO

Halkların İklim Zirvesi’nde Süryanilerin kitlesel göçü tartışıldı

Halkların İklim Zirvesi’nin 18-19 Temmuz tarihlerinde Ankara’da düzenlediği “Barış Buluşması”nda, “Cumhuriyet tarihinde Süryanilere karşı yürütülen göçertme politikası” başlıklı konuşma yapan Süryani Dernekler Federasyonu Başkanı Evgil Türker, “Günümüzde, Türkiye kökenli Süryanilerin nüfusunun yüzde 99’u diasporada yaşıyor. Süryanilerin yaşadığı trajediye, maruz kaldığı adaletsizliğe karşı demokratik, adil, hukuki anayasal ve yasalara ihtiyaç var” dedi.

Halkların İklim Zirvesi, Ankara’daki Zürafa PSM’de 18-19 Temmuz tarihlerinde “Barış Buluşması” düzenledi. İki gün süren programın ilk gününde, “Ekolojik Yıkım, Savaş ve Sömürü Kıskacında Halklar: Ortak Yaşam ve Barışın İnşası” başlıklı panel düzenlenirken, ikinci gün “Tanıklıklar: Soykırım, Katliam, Pogrom, Zorunlu Göç Kıskacında Halklar: Adalet, Eşitlik ve Barış Arayışı” başlıkları konuşuldu.

Programın ilk gününü Pakize Gürhan’ın modaretörlüğünde düzenlenen “Ekolojik Yıkım, Savaş ve Sömürü Kıskacında Halklar: Ortak Yaşam ve Barışın İnşası” başlıklı panelde Birleşik Tekstil Dokuma ve Deri İşçileri Sendikası’dan (BİRTEK SEN) Deniz Kar, Araştırmacı Yazar Hamide Rencüs, Barışa İhtiyacım Var Kadın İnisiyatifi’nden Leman Kiraz, Alevi Bektaşi Federasyonu Başkan Yardımcısı Sevim Yalıncaklıoğlu konuştu.  

Etkinliğin birinci günü, "Bir Savaşı Bitirmek (To End a War)" belgesel gösterimi ve konser ile sona erdi. 

İkinci gün ise Umutcan Kocabıyık’ın modaretörlüğünde “Tanıklıklar: Soykırım, Katliam, Pogrom, Zorunlu Göç Kıskacında Halklar: Adalet, Eşitlik ve Barış Arayışı” konulu panel ile başladı. Barış Anneleri adına söz alan Maytap Toprak, 7-8 Temmuz tarihlerinde Ankara’da yapılan NATO Zirvesi ile Ankara’nın adeta bir olağanüstü hâl durumuna sokulduğunu söyleyerek, Türkiye genelinde yaşanan NATO gözaltılarına tepki gösterdi. Toprak, “Asker anneleri de gerilla anneleri de ağlamasın, barış sağlansın” dedi.

Ardından Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen Münir Korkmaz, geçtiğimiz günlerde Kamu Emekçileri Sendikası’nın (KESK) düzenlediği 24 saatlik nöbet eyleminde yaşananlara değindi. Korkmaz, “Biz hak mücadelesi verdiğimiz için bizi çeşitli örgütlere üye olduğumuzu iddia ettiler, haksız yere ihraç edildik. TMK değiştirilmeli, KHK’ler iptal edilmelidir” sözlerini kullandı. 

“Ermenilere ait mülkler iade edilmeli”

Daha sonra Mezopotamya Göç-Der adına Mehmet Vecih Aydoğan, göç konulu konuşma yaptı. Ardından “Ermeni Soykırımı” başlığıyla Murad Mıhçı konuşma yaptı. Mıhçı, “Ermeni Soykırımı’nın sebebi coğrafyayı Ermenisizleştirme, bir kültürü ve Hıristiyanlığı yok etmektir. Ermeniler soykırımın kabul edilmesini istiyor. Ermenistan sınırı açılmalı, failler ortaya çıkarılmalıdır. Ermeni halkına ait mülkler iade edilmelidir. Biz eğer Ermeni Soykırımı ile yüzleşmek istiyorsak, Kürtlerin barış mücadelesinin yanında olmak zorundayız” şeklinde konuştu. 

“Süryanilere karşı yürütülen göçertme politikası” 

Süryani Dernekler Federasyonu (SÜDEF) Başkanı Evgil Türker de “Cumhuriyet tarihinde Süryanilere karşı yürütülen göçertme politikası” başlıklı konuşma yaptı. Türker, “Göç ve göçertmeler, insan hayatının bir parçası olarak tarih boyunca temel bir sorun olarak var olmuştur. Dünyamızın değişik bölgelerinde iklim şartları kuraklık, kıtlık, doğal afetler, savaşlar ve diğer birçok etken insanların bir yerden bir yere, oradan da başka yerlere göç etmelerine sebep olmuştur. Ancak en acımasız, kalıcı etnö-kültüre dayalı soykırımcı politikalar, insanlık tarihinde derin izler bırakmıştır. Etnik, dinsel, mezhepsel ve inançsal düşmanlıklar çelişkileri derinleştirmiş, ortak yaşam bilincini tahrip etmiştir. Geçmişten günümüze kadar birçok halka karşı uygulanan göçertme ve etnik temizlik politikalarının ağır trajedilere yol açmış ve insanların ruh dünyası yaralanmıştır. Bu nedenle yıkıcı tepkiler, kin, nefret duyguları, güvensizlik, umutsuzluk kalıcı bir travma ve hastalık hâline gelişmiştir” cümlelerini kullandı.

‘Antakya Süryani Halk Kilisesi’ etrafında toplandılar

Süryani halkının dünyada yaşanan birçok olumsuzluğun sonuçlarıyla kendi anavatanında karşılaştığını söyleyen Türker, şunları aktardı: “Mezopotamya (Bethnahrin) ve Ortadoğu coğrafyasında toplumsallaşmasını, dil, kültürel birliğini gerçekleştiren yerli halklardan birisidir. Varlığını, kimliğini bu verimli ve insan yaşamına uygun topraklarda gerçekleştiren Süryani tarihi, Sami topluluklarına dayanmaktadır. Akadlarla birlikte politik bir güç olarak tarih sahnesine çıkan Süryanilerin ataları Ortadoğu da Babil, Asur, Kalde, Aram, Osrohone-Abgar krallığı gibi çeşitli isimlerle birçok medeniyet kurdu. Bölgedeki iç ve dış sorunlar, müdahaleler, bölünmeler, savaşlar, çatışmalar nedeniyle Süryani halkı siyasal otoritesini en son Urfa merkezli Osrohone-Abgar krallığının milattan sonra 260’lı yıllardaki yıkılışıyla kaybetmiştir. Bu duruma rağmen Hıristiyanlığın doğuşuyla birlikte Süryaniler, milattan sonra 34’üncü yılında İsa Mesih havarileri tarafından kurulan ‘Antakya Süryani Halk Kilisesi’ etrafında toparlandılar.

Böylece Süryaniler, dilleri, kültürleri, bilimsel eserleriyle Ortadoğu ve insanlığa hizmet etmeye devam etti. Özellikle felsefenin doğudan batıya, batıdan doğuya aktarılmasında öncü bir rol oynadılar. Milattan sonra 11. yüzyıla kadar açtıkları Antakya, Urfa, Nisibis, Kenneşrin, Gündişapur, Bet-Hikma okullarıyla, hem Babil’in bilim ve teknik alanlarında mirasını, tecrübesini geliştirdiler, hem de yeni dönemin teolojik ve edebi ekollerini geliştirdiler. 10. yüzyıldan sonra yeni İslam fetihleri, haçlı seferler, Moğol istilaları ve bölgedeki kaos Süryanilerin gelişmesini durdurarak karanlık, yıkıcı bir dönemin içine sürüklendiler.

‘Din değiştirmeye, göçe, ağır vergiler ödemeye zorlandılar’

Osmanlı İmparatorluğu’nun egemenliği döneminde Süryaniler dini inançlarını, dillerini, toplumsal varlıklarını ve ekonomik faaliyetlerini önemli oranda ve belli kalıplar içerisinde dondurulmuş bir şekilde koruyabildiler. Ancak Osmanlı İmparatorluğu’nun yaşadığı krizler nedeniyle Süryanilere karşı yıkıcı kararların alınmasını ve tahripkâr politikaların uygulanmasını beraberinde getirdi. Milattan sonra 16. yüzyılın başından itibaren Süryaniler, din değiştirmeye, yerlerinden göç etmeye, ağır vergiler ödemeye zorlandılar. 1840’lı yıllardan itibaren katliam, gasp, talan, demografik değişim politikaları daha ağır bir şekilde devreye sokuldu. 1843-46 yıllarında Osmanlı Emiri Kürt Bedirhan Bey tarafından Mardin ve Hakkâri alanlarında yaşayan Süryanilere karşı iki büyük katliam gerçekleştirildi. Bu katliamlarda on binlerce insan öldürüldü, on binlercesi de yerinden yurdundan zorla göçertildi. 1895 yılında Sason’dan Sivas’a kadar geniş bir bölgede Süryani ve Ermenilere karşı büyük bir katliam gerçekleştirildi.

1915 soykırımı

Katliamlar ve göçertmeler, yaklaşık 200 yıl boyunca farklı alanlarda devam etti. Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında iktidarı ele geçiren İttihat Terakki Cemiyeti’nin yöneticileri tarafından plânlanan 1915 soykırımı gerçekleştirildi. Bu soykırım sırasında Süryaniler ve Ermeniler ulusal, kültürel, dinsel bütün değerleriyle yok olmanın eşiğine getirildiler. Yüzbinlerce Süryani katledilirken, yüz binlercesi de göçertildi, on binlercesi de din değiştirmeye zorlandı ve devşirildiler. Bu uygulamalar, Cumhuriyetin kuruluşundan sonra da devam etti. 1924’te Hakkâri katliamı gerçekleştirildi, 24-25 yıllarında Urfa’daki Süryaniler toplu bir şekilde Halep ve Lübnan’a sürgün edildiler. 

Türkiye Cumhuriyeti İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin Türk-İslam sentezine dayalı ideolojisini ve saf bir ulus oluşturma stratejisini esas alarak inkârcı bir siyaseti yürütmüştür. Osmanlı İmparatorluğu’nun mirasına sahip çıkarak, farklı halklara karşı inkârcı bir anlayışı hedeflerine ulaşmanın zemini hâline getirmiştir. Süryanilerin kimliği, tarihi, kültürü inkâr edildiği gibi bütün sembolleri de ya yasaklanmış ya da görünmez bir konuma getirilmiştir. Bu amaçla Süryanilerin Türkiye’de konuşulmaması, bilinmemesi, tanınmaması ve asimilasyona uğratılması büyük oranda sağlanmıştır. Türkiye Cumhuriyeti’nin başlangıcından itibaren hazırlanan anayasa ve çıkarılan kanunlarla, varlıkları yok sayılarak okulları kapatılmış soyadları, yerleşim birimlerinin isimleri Türkleştirilmiştir. Patriklik merkezi Mardin Deyrulzafaran Manastırı’ndan sınırlar dışına çıkarılarak sürgün edildi. Anadilde eğitimi, ibadethane ve kiliselerin onarılması, yenilerinin inşa edilmesi yasaklanmıştır. Süryanilere karşı askerlikte, devletin bütün kademelerinde ayırımcı, ötekileştirici ve engelleyici politikalar uygulanmıştır.

Devletin idari, güvenlik kurumları tarafından çıkarılan yönetmelikler, yönergeler, tüzükler, plân ve programlarda Süryanilere karşı tedbirlerin alınması için kesin hükümler, uyarılar, gizli şifrelemeler belirlenmiştir. Yazılı yasalar kadar, yazılı olmayan veya çok dar bir grubun bildiği belgelerde Süryanileri güvenilmez, devletin yapısından dıştalama hedefleri her zaman temel almıştır. Teşkilatı Mahsusa’dan bugüne kadar oluşturulan Seferberlik Tetkik Kurulu, Azınlıkları Takip Kurulu, Özel Harp Dairesi gizli diğer bütün kurum kuruluşlar, Süryanileri diğer bütün dini azınlıklar gibi denetim altında tutmak amacıyla, yıkıcı ve provokatif faaliyetler yürütmüşlerdir. 1955 6-7 Eylül olaylarına benzer Mardin, Midyat ve diğer bölgelerde de Süryanilere karşı yürütülmüştür. Örneğin 1964-74 Kıbrıs olayları sırasında Midyat’ta Seferberlik Tetkik Kurulu ve Azınlıkları Takip Kurulunun plânlamasıyla Süryanilere karşı kışkırtıcı eylemler yapılmıştır. Müslümanlar, Hıristiyanlara karşı cihada çağırılarak yürüyüşler düzenlenmiş ve huzur ortamı bozulmuştur. Süryanilere karşı adli olaylarda yargı organları aldıkları taraflı kararlar nedeniyle gayrimüslim azınlıklar mağdur edilmiştir. Bunun yanında 80’li 90’lı yıllarda Süryanilerin onlarca köyü zorla boşaltılmış ve 50 kişiden fazla Süryani yurttaş katledilmiş ve faili meçhul kalmıştır.

‘Mülk gaspları ve baskılar göçleri hızlandırdı’

Hakkâri, Şırnak, Siirt, Batman, Mardin, Diyarbakır, Urfa, Adıyaman, Elazığ ve Antakya bölgelerinin çoğunda Süryanilerin varlığı bitirilmiştir. Günümüzde Mardin ve Şırnak illerinin sınırları içerisinde yaklaşık beş bin Süryani yaşamaktadır. Nüfusu 111 yıl önce yüzbinlerce olan Süryanilerin, Türkiye’nin sınırları içerisinde kalan yukarı Mezopotamya’da buharlaşması sistematik bir şekilde uygulanan imhacı siyasetin sonucudur. Süryaniler devletin ve devlet adına görev yapan yetkililerin yaklaşımlarından dolayı her zaman kendi içine kapanık ve tehditlerin oluşturduğu korku atmosferinde yaşadılar. Dolayısıyla bu hukuksuzluk bölgedeki yerel yapıları da cesaretlendirmiştir. Bu nedenle arazi gasplarından, tehdit, hırsızlık ve insan öldürmeye kadar her türlü suçun işlenmesi teşvik etmiştir. Süryaniler tapu kadastro düzenlemeleri süreçlerinde de haksızlığa maruz kalan taraf olmuşlardır. Mahkeme kapılarında süründürülerek ağır maddi zararlara uğratılmışlardır. Süryanileri haraca bağlama mantığı doğal bir hâle geldiği için bölgenin ağaları, aşiret reisleri, çeteleri her zaman Süryanilerin mal mülklerine, varlıklarına göz koymuşlardır. Haksızlıklar ve baskılar sistematik bir hâl aldığından dolayı göçler de hızlandı.

Süryanilerin kitlesel göçü

Süryaniler ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasi alanlarda kuşatıldıklarından dolayı anavatanlarını terk etmek zorunda kaldı. 1915 Sayfo Soykırımı’ndan sonra tehcir yasasıyla Süryaniler göçertilirken, Cumhuriyet döneminde bu siyaset ince ve gizli plânlarla yürütüldü. İkinci Dünya Savaşı sürecinde, Varlık Vergisi’yle Süryanilerin geçim kaynakları gasp edildi. Yetişkin erkekler seferberlik adı altında Amele Taburlarına alınarak öldüresiye çalıştırıldı. Bu dönemde kıtlık, açlık ve korku yüzünden binlerce Süryani başta Suriye, Lübnan ve başka ülkelere göç etmek zorunda kaldı. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra da Süryanilerin göçü devam etti. 1960’lı yıllarda Avrupa kapıları göçmen işçilere açılmasıyla, nüfus oranlarına göre en çok Süryaniler Avrupa’ya işçi göçmen olarak gittiler. 1970’li yıllarda başta Almanya olmak üzere Avrupa’ya kitlesel Süryani göçü hızlandı.

İlk başta Avrupa’ya gidip tekrar dönme düşünceleri ve plânları olan Süryaniler, 1980 darbesiyle birlikte dönme hayalleri büyük oranda suya düştü. Türkiye’deki şiddet ve askeri cuntanın uygulamaları, 1982 Anayasası, ırkçılığı körüklediği gibi ayrımcılığı da derinleştirdi. Hıristiyan çocuklara dayatılan zorunlu din dersi, Süryanilerin ailece göç etmelerini amaçlamıştır. 1980’li ve 90’lı yıllardaki uygulamalarla gerçekleştirilen göçertme ile ülkeye tekrar dönüşün kapılarını tamamıyla kapatılması hedeflenmiştir. Çünkü göç eden Süryanilerin köylerine, mal ve mülklerine farklı biçimlerde el konuldu. İşlenen faili meçhul cinayetlerle de ölüm tehlikesi herkese gösterilmiş, dönmeye niyetlenenlerin başına gelebilecek tehlikeler ve felaketler ortaya konulmuştur. Bu nedenle Süryanilerin diasporadaki yerleşik yaşamı kalıcılaşmıştır.

2000’li yılların başında Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne aday olma ve Kopenhag kriterlerinin gündeme geldiği bir süreçte, Süryaniler Türkiye’deki gelişmeleri yakından takip etmeye başladı. Çünkü Brüksel’deki yasaların Mardin’de de uygulanacağını düşünmeye başladılar. Böylece genel bir Avrupa Birliği vatandaşlığı kapsamında, kendi kutsal topraklarında da özgürce yaşayabilme umutlarına sarılarak geri dönüşün beklentisine girdiler. Daha sonra devlet yetkilileri tarafından yapılan bazı çağrılar ve Avrupa Birliği’yle başlatılan müzakereler, Süryanilerin kendi anavatanlarını ziyaret etmek için adım atmaya teşvik etti. Bu gelişmelerle birlikte birçok Süryani aile, ülkeye dönerek kendi mal ve mülklerine sahip çıktı. Ancak yasal, yöresel engeller devam ettiği için bu dönüşler istenilen düzeye gelmedi.

‘Süryani nüfusunun yüzde 99’u diasporada yaşıyor’

Sonuç olarak: Milattan sonra 4. yüzyılda Hindistan’a başlayan göç, 15. yüzyılda Timurlenk saldırısı sürecinde ve sonrası tekrar Hindistan’a, Kıbrıs Adasına, Latin Amerika kıtasına ve dünyanın birçok bölgesine doğru yoğunlaştı. 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın çeyreğinde bu göçertme siyaseti katliamlara, soykırıma ve kesin imhaya dönüştü. Bu siyaset, Süryanilerin ulusallaşmasını engellediği gibi ekonomik, kültürel zenginliklerini talan etmiş ve toplumsal dinamiklerini tahrip etmiştir. Günümüzde, Türkiye kökenli Süryanilerin nüfusunun yüzde 99’u diasporada yaşıyor. Süryanilerin yaşadığı trajediye, maruz kaldığı adaletsizliğe karşı demokratik, adil, hukuki anayasal ve yasalara ihtiyaç var. Çünkü Süryanilerin eşit vatandaş olarak tanınması büyük önem taşıyor. Süryani kimliği tanınmadan; dinsel, kültürel ve hayatın her alanındaki faaliyetlerin önündeki engeller kaldırılmadan, özgür bir toplumdan söz etmek mümkün değil. Dolayısıyla laik, eşitlikçi, özgürlükçü, demokratik ve barışçıl bir toplumu inşa etmenin alt yapısını oluşturmak amacıyla hepimize sorumluluklar düşüyor. Tekçilik hepimizin inkârı, çoğulculuk hepimizin eşit varlığı ve zenginliğidir.”

Türker’in ardından Mezopotamya Ekoloji adına da Necdet Sezgin konuşma yaptı. TÜSTAV Mütevelli Heyeti üyesi Tufan Şişli “Tehcir, Tenkil ve Sürgün yıllarından Pentos”, Yurtsever Devrimci Çerkes Hareketi üyesi Hakan Eker “Çerkes soykırımı ve sürgünü” başlıklı konuşmalarını yaptı. “Çerkes” kelimesinin etimolojisini anlatan Eker, Çerkes Soykırımı üzerine konuştu.

TOP